Pozitivist Hegemonya
Her zaman görmediğimiz ama her zaman bildiğimiz gerçekler
Her gün her şeyin tarikatlar, yozlaşmış şebekeler ve Orta Çağ zorbalığı tarafından ele geçirildiğini düşünüyoruz. Zaten önceki yazının konusu da buydu; “Hayatımızdaki Feodalite”. Liyakatin yerini biatın aldığı sinsi bir feodalitenin içindeyiz. Ancak, gözden kaçan bir “büyük resim” var: Her şeye rağmen hala ayakta duran bir pozitivist hegemonyanın içinde yaşıyoruz. Nasıl olduğunu dört cephede inceleyelim:
Postkemalist Dogma: Pozitivizmin öldüğü yalanı ve Türkiye’de sosyal bilimlerin dogmatik bir propagandaya dönüşmesi.
Cumhuriyet’in Orta Çağ ile Sınavı: Cumhuriyetin feodaliteyi tasfiye etmeye çalışırken kendi feodal reflekslerine yenik düşmesi.
Piç Feodalizm: Mevcut ganimet sistemine “modern kapitalizm” demenin, hayatlarımızdaki feodal zorbalığın üstünü örtmesi.
Pozitivist Hegemonya: Tarikatların konforuna rağmen; modern kurumları şiddetle, işsizlikle, hatta canıyla bedel ödeyerek ayakta tutan sıradan insanların trajedisi.
Mart ayındaki Pozitivist Ahmet Rıza Bey yazısında pozitivizmden bahsettim. Ondan önce, Şubat ayında yine tarihi açıdan ele alıp farklı kıtalardaki pozitivist devrimlere bakmıştık (Brezilya, Türkiye, Japonya örnekleri). Pozitivizm hakkında şimdiye kadar tarihi olaylardan ve kişilerden bahsettik. Bugün ise pozitivizmin öldüğü sanılıyor. Elbette bu bir yanılgı. Bilim ölmez.
Bir önceki yazının konusu hayatımızdaki feodaliteydi. Bu yazıda ise iyi bir haberim var: Hala pozitivist hegemonya içinde yaşıyoruz (şimdilik).
Güncel Pozitivizm
Dönemin koşulları ve “modası” da bu yöndeydi. Dünya’da postmodernizm yükseliyor, anti-pozitivist büyük düşünürler meşhur oluyor ve onların fikirleri en çok yayılıyordu. Soğuk Savaş’ın bitmesine yakın, anti-pozitivizm de zirve yapmıştı. Aynı zamanda “Türk pozitivizmi” olan Kemalizme saldırmak ve bilimsel bir devrim yapmak, postkemalizm için aynı şeydi. Bu çağdışı bakış açısı ile Türkiye’de sosyal bilimler bugünlere geldi. Bu acınası durumu daha iyi anlamak için pozitivizmin tarihine ve güncel durumuna bakmak lazım.
Kafatasçılık
Pozitivizm ve ırkçılığın yan yana gelmesinin halk arasındaki adı “kafatasçılık”. Sözde ırk özelliklerini belirlemek amacıyla yapılan kafatası ölçümleri, bundan 100 yıl önce hala bilimsel zannediliyordu. Bilimsel bir tarafı olmadığı, tüm dünyada defalarca yapılıp hiçbir anlamlı sonuç elde edilmemesi ile kesinleşti. Beyaz olmayan insanların kafatasları da beyaz insanlarla aynıydı ve kişiler arasında bazı farklar varsa bile, bunlar beslenmeye ve çevresel koşullara bağlı küçük farklardı. Kafatası ölçümleri bir dönem Türkiye’de de yapıldı. Bugün “Türk kimliğini kanıtlamak için” yapıldı sanılıyor. Aslında beyaz mı, siyah mı, yoksa sarı ırk mı olduğumuzu dünyaya göstermek için yapıldı.
Madem bilimsel değildi, nereden çıktı bu kafatasçılık? Büyük oranda siyasette, propagandada kullanışlı olduğu için yayıldı. Kafatası ölçümünün asıl bilimsel temeli arkeolojide yatıyordu. 1856’da bulunan ilk Neandertal kalıntısı ve 1907’de keşfedilen homo heidelbergensis fosilleri, iskelet yapıları ve kafataslarında modern insandan bariz farklılıklar taşıyordu. Bu büyük ve bariz farklılıklar, aslında büyük DNA farklarına işaret ediyordu. Ama bu kalıntıların yaşını tespit edecek karbon-14 testi yöntemi 1940’larda, bunların DNA’larını inceleyecek teknoloji ise 1980’lerde mümkün oldu. Yani, bu kalıntılar gerçekten de başka insan ırklarına aitti ama teknoloji henüz yetersiz olduğu için ortada büyük bir belirsizlik vardı. Başka insan ırkları vardı ama ne kadar eskiydi? Ne kadar süre yaşadılar? Tamamen yok mu oldular? Bunların DNA’ları ile modern insan DNA’sı arasında ne fark var? O dönem bilimin boş bıraktığı bu soruları, ırkçı ve oryantalist siyaset doldurmuştu. Tabii kendi çıkarları doğrultusunda…
İlerleyen yıllarda “pozitivizm”, ırkçı bilimin felsefesiymiş gibi anılmaya başlandı. Gerçekten de kafatasçı pozitivistler vardı ve ırkçılığın pozitif bilim olduğunu savunuyorlardı. Ama bu görüş, pozitivistlerin hepsini temsil etmediği gibi, ırkçıların da hepsini temsil etmiyordu. Klasik Comte pozitivizmi tüm insanların eşitliğini savunurken, kimi ırkçılar ise kafatası ölçümlerine veya “bilimsel kanıtlara” ihtiyaç duymuyorlardı. Nitekim, pozitivizmden önce de ırkçılık vardı (bkz: özcülük).
Bilim ilerledi; 20. Yüzyılda beyaz Avrupalıların “üstün ırk” olduğu iddiaları bilimsel olarak çürütüldü. Karbon-14 testi (1940) ile, önceden keşfedilmiş kalıntıların ve fosillerin milyonlarca yıllık bir evrim sürecinin parçası olduğu ortaya çıktı. Bunun diğer anlamı; ten rengi, saç rengi, göz kapağı gibi ciltteki yüzeysel farkların ötesinde, başka bir insan ırkı olmak için diğerlerinden ayrışan bir evrim süreci olması gerekiyordu.
1980’lerden sonra, DNA teknolojisinin gelişmesi ile ortaya çıktı ki, çok eskiden yaşamış farklı insan ırklarından bazıları birbirlerinden ayrışmak yerine kaynaşmıştı. Örneğin; günümüz insanlarının bir kısmında hala Neandertal genleri tespit ediliyor.
Bugün geldiğimiz noktada bilim, modern insanların hepsinin melez olduğunu söylüyor. Farklı bir insan ırkı olsaydı bile, bu ırkın sizlerle aynı ülkede yaşıyor olma ihtimali çok düşük. Çünkü böyle bir ırk olsaydı, evrim sürecinde sizden ayrışmış ve sizden izole bir coğrafyada yaşamış olması gerekirdi. Günümüzde buna en yakın nüfus Afrika’daki pigme kabileleridir ve onların da iskelet açısından bizden tek farkı boyutu. Onun dışında diğer insanlarla aynılar. Yani pigmeler hariç, diğer ~8 milyar insanla aynı melez ırktansınız.
Bugün bunları bilim sayesinde biliyoruz ama diğer yandan, pozitivizm ve “Darwinizm” ırkçılıkla anılıyor. Bunun sorumlusu doğrudan Auguste Comte veya Charles Darwin değiller. Örneğin; evrim teorisi veya Darwin bir ırk hiyerarşisiyle ilgilenmiyordu. Irkçılığı bilim zanneden “sosyal evrim” yorumu, yani “sosyal Darwinizm”, Herbert Spencer gibi başkalarına ait. Yine benzer şekilde, pozitivizmin de farklı yorumları vardı. Bunlardan biri cumhuriyetçilik, biri de devrimci sosyalizmdi ama bir başkası ise ırkçı Viyana yorumuydu.
Negatif Felsefe
Gerçekten de pozitivizmin heterodoks yorumu olan ve radikal materyalizmi savunan bir görüş var. Ancak, insan haklarına tümüyle saygı duymayan bu pozitivizm yorumu bile ırkçılığı kapsamıyordu. Hatta genel olarak pozitivizm, insanı anlamakta yetersiz kalıyordu. Bugün bildiğimiz haliyle psikoloji, kültürel antropoloji gibi ayrı uzmanlık alanları gelişmemişti.
1920-1930’larda (psikolojide henüz Freud’un zamanları) kısa süreliğine de olsa radikal materyalist bir pozitivizm yorumu Viyana çevrelerinde yayıldı. Kısa ömürlü bu akım, Viyana çevrelerinde ve Nazizm ile aynı yıllarda büyüdü. Metafiziği reddediyor ve doğrulanabilirlik ilkesini savunuyordu. Doğrulanabilirlik ilkesi, genellemelere ve önyargılara dayanıyordu. Çok az kanıtla çok büyük iddialarda bulunmaya sebep oluyordu. Ve bilimin yalnızca gözle görülür, ölçülebilir şeyler için geçerli olduğunu savunuyordu. Böyle olunca, sanki “her şey bilinebilir” gibi bir yanılgı doğuyordu ama bir yandan da psikoloji, antropoloji gibi alanlar kökten reddedilmiş oluyordu.
Örneğin; etrafta yalnızca beyaz güvercinler görüyorsanız, sizin için bilimsel olarak bütün güvercinler beyaz oluyor. Halbuki, görmeseniz bile bütün güvercinlerin beyaz olmadığını bilmeniz mümkün. Bilmiyorsunuz diyelim, ilk farklı renk güvercinde bütün “biliminiz” çöküyor. Çökmemesi için yalnızca işinize gelen kanıtları toplayıp gerisini görmezden gelmek durumunda kalıyorsunuz. Üstelik bu, göreceli veya soyut bir konu bile değil. “Radikal mantık” ararken, işin sonu çok mantıksız bir yere varıyor. İşte bu mantıksızlık üzerine; Frankfurt ekolünden, Viyana çevrelerine tepki olarak “negatif felsefe” hamlesi geldi.
Zamanında sosyalist bilinen ama bugün sosyalizmi baltaladığı iddia edilen tartışmalı Frankfurt ekolü, anti-pozitivist bir karşı görüş sundu: Negatif felsefe. Buna göre; çok az kanıta dayanan büyük iddialar bilimsel değildir. Gerçekliğin tamamını temsil etmez. Viyana çevresinin dışladığı bazı şeyler, mesela ölçülemeyen, subjektif şeyler de gerçekliğe dahildir. Adalet, özgürlük ve mutluluk gibi kesin olarak sayıya dökülemeyen nitel kavramlar, gerçekliği nasıl algıladığımızı belirlemede kritik rol oynarlar. Eğer bilim, kendini bilmek ise, o zaman insanın farklı boyutlarını da kapsamak zorunda. Bunları yok saymak bilim değil, ancak tam tersi, bir kolaycılık veya kaçış olabilir. Bilimsel anlamda; genellemeler, kuruntulardan farksızdır.
“Negatif felsefenin” önemini Herbert Marcuse’nin “Tek Boyutlu İnsan” eseri şöyle açıklar: Yalnızca “olanı” gören, radikal materyalist bir bakış açısı, insanı tek boyuta indirgemektir. Oysa insanın ne standart ne de kesin olmayan, subjektif, göreceli, psikolojik, kültürel boyutları da vardır.
Ölçülebilen ve ölçülemeyen (nicel ve nitel) arasındaki bu fark, aynı zamanda, modern sosyal bilimlerin de temelini oluşturur.
Postkemalizm
“Olan” ile “Olması Gereken” meselesini Şerif Mardin ve postkemalistler de çok sever. Hep bunu söylerler. Ama Mardin’in yorumu yine çarpıktır. Ona göre; Türkiye’de bilim, mevcut olanı (yani halkı) anlamaya çalışmak yerine idealde olması gerekeni (arzu edilen Cumhuriyet vatandaşını) dayatmıştır. Yani, “Jakoben ve faşisttir”. Türkiye’de pozitivizmin ne kadar derin kök saldığını hesaba katmadan, kendilerini böyle “bilim devrimcisi” olarak sunuyorlardı.
Aslında Türkiye’de “mevcut olan” feodalizmdi. Pozitivist cumhuriyet, zaten buna karşı bir devrimdi. Olması gerekendi. Bu idealizmden hoşlanmayan Şerif Mardin ve postkemalistler, “olanın” pozitivizm olduğu ve buna isyan, olması gerekenin feodalizm olduğunda direten kendileri. “Şerif Mardin’in çarpıtması yanlıştı” demek yerine “cumhuriyet yanlış kuruldu” diyorlar. Sözde yanlışlığı da “bilim böyle söylüyor” diye açıklıyorlar. Bu, Marcuse’den ziyade Viyana çevrelerine daha yakın bir tutum. Ne kadar gri güvercin gösterirsek gösterelim, yine de “bilim bunu söylüyor, Cumhuriyet yanlış kuruldu” gibi sabit ve tuhaf bir fikri değiştirmek çok zor.
Gerçek Devrim
Herbert Marcuse’nin “Tek Boyutlu İnsan” eseri çok önemli bir katkı. Yine de bilim devrimi sayılır mı, emin değilim. “Kültürel görelilik” gibi zaten insanı tek boyutlu görmeyen antropoloji, Herbert Marcuse’den çok önce de vardı. Sadece dünya siyasetinde kafatasçılık kadar ilgi görmemişti. Ayrıca, günümüzde birçok insan hala “tek boyutlu insan” yanılgısından kurtulabilmiş değil. Örneğin; ekonomiyi tümüyle pozitif bilim sanan milyonlar var. Veya her şeyin data point olduğunu sanan ve yalnızca “online boyuta” odaklanan, insanın “offline boyutunu” yok sayan endüstriler var. Az önce bahsi geçen nicel-nitel konusunda insanlık hala çok mesafe alamadı.
Asıl bilim devrimi, doğrulanabilirlik ilkesinin yerine tam tersinin, yanlışlanabilirlik ilkesinin konulması oldu. Bu devrim, meşhur Karl Popper’a atfedilir. Dolayısıyla, asıl bilim devrimcisi Karl Popper diyebiliriz. Buna göre; bilim, artık sadece kanıtların üst üste yığılmasından ibaret değil. Modern bilimde eleştiri, anti-tez, çürütme birer gereklilik. Eğer bir önerme yanlışlanamıyorsa, o önerme bilimsel değildir. Örneğin; “Tanrı vardır” önermesini kesin olarak kanıtlayamadığımız gibi, kesin olarak çürütemeyiz de. Bu yüzden bilimsel değildir. Veya yine “tüm güvercinler beyazdır” deriz ama değişmez bir bilimsel gerçeklik değil, test edilmesi gereken bir tez olarak. Test edip yanlışlarız ve gri güvercinler de olduğu gerçeği ile barışık yaşarız.
Yanlışlanabilirlik ilkesi, bilimi ileri götürmekle kalmadı: Sosyal bilimleri, tümüyle bir propaganda olmaktan da kurtardı. Örneğin; Şerif Mardin’in veya Nilüfer Göle’nin de propaganda yaptıklarını, şimdi yanlışlanabilirlik ilkesi sayesinde görebiliyoruz. Aksi halde; “Evet, tarikatlar var. Demek ki hayatın gerçeği bu tarikatlar ve din de böyle bir şey” demek zorunda kalabilirdik. Bilimsel olan, bu olabilirdi. Neyse ki değil.
Türk Pozitivizmi: Kemalizm
Modern bilimi, işimize geldiği zaman tarihi bir süreç olarak görüyoruz. Mesela diyoruz ki “Doğulular matematik, geometri, astronomi gibi alanlarda ilerleme sağladı ve Batılılara devretti”. Yani, bilim insanlığın ortak mirası oluyor ve biz de dahil oluyoruz. Ne güzel. Ama işimize gelmediği zaman aynı süreci parçalara ayırabiliyor muyuz? Rönesans ve Aydınlanma ile dirilen, 1800’lerde klasik pozitivizm ile devam eden bu modern süreçte neden kesintilere ve kamplaşmalara gidiyoruz? Klasik pozitivizm, materyalizm, anti-pozitivizm, neo-pozitivizm vb. Daha önce de belirttiğim gibi, öne gelen bu ekleri sevmiyorum. Bu yüzden Karl Popper ile varılan güncel aşamaya “güncel pozitivizm” demeyi öneriyorum. Bu, sosyal bilimlerin bir anda pozitif bilim ilan edilmesi anlamında değil; sosyal bilimlerin, propagandadan kurtulup müspet amaçlara yönelmesi anlamında.
1980 sonrası tarikatların ve islamizmin yükselişi ortadayken, bunun hala “kemalizm” olarak anılması ve sanki pozitivizmin devamıymış gibi görülmesi son derece saçma. Ama diğer taraftan, ben de şahidim ki kemalizmi bir nevi “Kemaliyye tarikatına” çevirenler oldu. Bunlara “pseudo-kemalist” demeyi öneriyorum.
Psödo-kemalizmin en çarpıcı örneğine, 1994 tarihli “Türk-İslam Sentezi” kitabında yer verilmiş. Önceki yazılarımda da kaynak olarak kullandığım bu kitap, Türk-İslam Sentezi doktrininin gelişimini anlatıyor. Kitaba göre; 1980’lerin ikinci yarısında Kenan Evren başkanlığında “Atatürk Yüksek Kültür Kurulu” kuruluyor. Kitap, bu kurulun üyelerine ve icraatlarına geniş veriyor. Örneğin; “Atatürk” adını taşıyan kurulu oluşturan kadroya bakıldığında Aydınlar Ocağı’nın ağırlığı görünüyor. “Aydınlar Ocağı” ise, bugünün Cumhur İttifakı profiline benzer, islamist veya MHP’ye yakın yazarlar, akademisyenler ve siyasetçileri bir araya getiren bir platform. Kitapta da Türk-İslam Sentezi doktrini “Aydınlar Ocağı’nın 12 Eylül’e armağanı” diye tanımlıyor. Ayrıca, Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Süleyman Yalçın’ın 22 Şubat 1987 tarihli Nokta Dergisi söyleşisinden şu ifadelere yer veriyor:
Evet, Türk-İslam Terkibi tezimizin 1980 sonrasında devlet katında bir kabul ve itibar gördüğü doğrudur. Çünkü bu, aklın ve ilmin ortaya koyduğu bir vakıadır. Eğer bunu reddedecek olursak, köksüz, yeni bir millet ortaya çıkarıyoruz iddiasıyla ortaya çıkmamız lazım. Doğru gördüğümüz fikirlerin devlet katında kabul görmesi sevindiricidir. Nitekim, Atatürk Yüksek Kültür Kurulu’nda Türk-İslam sentezinin benimsenmesi de bizim için sevindirici olmuştur. Bu niye böyle oluyor? Tabii, sıkılıyorlar, sıkışıyorlar, sağa sola bakıyorlar, başka çıkış yolu bulamayınca bu fikre geliyorlar. Nitekim bugün Atilla İlhan bile aynı noktaya gelmedi mi?
Son beş yılda İstanbul ve Ankara dışında, İzmir, Bursa, Balıkesir, Konya ve Antalya’da kuruluş gerçekleşti. Üye sayısını arttırmak diye bir hedefimiz yok. 150 kadar üyemiz var. Kaliteyi esas alıyoruz. Aydınlar Ocağı mensubu birtakım insanların bakan, genel müdür, vali olduğu doğrudur.
Bu sözler, birazdan bahsedeceğim “pozitivizmin araçsallaştırılmasına” güzel bir örnek. “Aklın ve ilmin ortaya koyduğu” derken, bilimin tam tersini anlatıyor. Devamında kullandığı “köksüz, yeni bir millet” zaten bilimsel bir ifade olmadığı gibi, aslında bir “milli kültür komisyonu” olan bu kurulun toplanması bile bilime aykırı. Devamında Atilla İlhan üzerinden yaptığı polemik, konunun bilimden ne kadar uzak ve ne kadar siyasi olduğunu gösteriyor. Zaten devamında kadrolaşma konusuna geçiyor. Bugün de aynısı yapılıyor; “Cumhuriyet yanlış kuruldu”, “bilim PKK’ya taviz diyor”, “bilim insanları adem-i merkeziyetçiliği savunuyor” vb. Bunların tümü, 1980’lerdeki propagandanın devamı. 1980 Darbesi’nin “kemalizm” olduğu iddiası da en az kurula verilen isim kadar göstermelik ve manipülatif.
Kemalizm, Atatürk’ten ibaret veya ondan kaynaklanan bir akım değil ama her şeyden önce şahsın kendi beyanına bakalım. Türk-İslam Sentezi bir yana, Mustafa Kemal Atatürk kendisinin pozitivist olduğunu şu sözlerle beyan etmiştir:
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK - Biz, ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.
Bizim yolumuzu çizen; içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletler tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticelerdir
(TBMM, 5. Dönem Açılış Konuşması, 1 Kasım 1937)
İlk cümlede sırası ile sekülerizm ve deneycilik, ikinci cümlede ise sırası ile vatan, cumhuriyet ve evrensellik vurguları var. Bunların hepsi bir araya geldiğinde Comte’un felsefesinin (pozitivizmin) tanımını oluşturuyor. Örneğin; “milletler tarihi” yerine “Batı tarihi”, “Avrupa tarihi” diyebilirdi. Veya onun yerine, “Osmanlı tarihi” ya da “milletimizin tarihimiz” de diyebilirdi ama dememiş. Doğu-Batı ikiliğine takılmamış. Pozitivist olduğunu TBMM’de beyan etmiş ve üstelik bunu “cumhuriyetin prensipleri” bağlamında söylüyor.
1980 kandırmacasının ötesinde; kemalizm için yapılan “faşizm, Nazizm” gibi yorumların, sözde “halk düşmanlığı” tespitlerinin kaynağında, cumhuriyetin bir kültür savaşı başlattığı iddiası var (tarikatlara ve aşiretlere karşı). Modern propaganda anlatısı, “tarikatlara karşı din düşmanlığı” ve “aşiretlere karşı ırkçılık” argümanlarını kullanıyor. Pozitivizmi de bunlara kanıt olarak sunuyor. TBMM tutanaklarında bunun nedenini ve dönemin hükümeti tarafından nasıl algılandığını açıkça görmek mümkün. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, 1932 yılında meclisteki bütçe görüşmeleri sırasında, bakanlık bütçesinin nasıl kullanıldığı tartışmasında söz alıyor. Çeşitli sorunlar ve bu sorunların maliyetleri bağlamında Şükrü Kaya:
İçişleri Bakanı Şükrü Kaya Bey (Muğla) — Reşit Beyefendi, ölümlerin doğumlardan fazla olduğunu söylediler (Hayır aksini söylediler sesleri). O halde yanlış anlamışım. Şüphesiz bu husus ara sıra bilimsel olarak tartışılıyor. Fakat gerek idari görüşlerden gerekse idari raporlardan anlaşıldığına göre, okulların artmasıyla birlikte - büyük bir şükranla arz ediyorum - doğumların daima artmakta olduğu görülmektedir. Ölünün muhakkak gömülmesi gerekmektedir. Doktor, muhtar ve ölünün yakınları durumu bildirmek zorundadır. Aksi takdirde cezalandırılırlar. Dolayısıyla ölülerin nüfusa kaydedilmesi bu mecburiyetten kaynaklanmaktadır. Oysa çocuklar - köylüleri bir kenara bırakalım - şehirlerimizde bile, bizimle yakından bağlantısı olan bir buçuk yaşındaki çocuklar dahi eski bir alışkanlığın sonucu olarak nüfusa kaydedilmiyor, ihmal ediliyorlar. Bununla birlikte, yeter ki çocuk olsun da nüfusa kaydedilmesin ve yüzde ellisi de gizli/kayıtsız kalsın. Çünkü çocuğun kaydedilmesi en nihayetinde bir istatistik meselesidir. Zaten diğer ülkelerde bu, belediyelere devredilmiş bir durumdur. Sonuç olarak medeni hukuku ilgilendiren bir meseledir.
[biraz daha pozitivizmin nüfus için öneminden bahsettikten sonra]
Sırrı Beyefendi dediler ki “benim kastım, irtica (gericilik) hareketi değildir”. Kim olursa olsun yakın bir dostumu, bir meslektaşımı yalanlamak benim için bir zevk değildir. Gerçekten de dil sürçmesi yaşamışlardır. İrtica hareketi dediler. Ben de dedim ki ondan sonra irtica hareketi olmamıştır. “İrtica hareketi Şeyh Sait olayıdır”, demiştim. Benim sözlerim kendisine yöneliktir. Bunların kökleri, oluşumundan daha öncesine ve dediğim gibi belki de tarihin çok derin zamanlarına uzanmaktadır. Yüce Meclisi yormak istemem. Yoksa bu doğu ve batı meselemizi daha derinlemesine açar ve kabahatin kimlere ait olduğunu arz ederdim. Herhalde biz suçlu olacak durumda değiliz; biz bugün eseri iyileştirerek doğu illerimizi de batı illerimiz gibi Cumhuriyetin adil kanunlarından yararlandırmak istiyoruz ve oradaki şahıs ve zümre tahakkümünü ortadan kaldıracağız. Mücadelemiz bir sistem mücadelesidir. Orta Çağ ile modern Cumhuriyet çarpışıyor. Muhakkak ki modern Cumhuriyet galip gelecektir.
[devamında kaçakçılıkla mücadeleden bahsediyor]
(TBMM, 4. Dönem, 67. Toplantı, 21 Haziran 1932)
Şükrü Kaya’nın “Orta Çağ ile çağdaş Cumhuriyet çarpışıyor” sözünü, bir benzetme değil, bir tespit olarak düşünelim. Burada TBMM’nin bakış açısının etnik veya dini bir çatışma etrafında şekillenmediğini görüyoruz. TBMM ortaya farklı bir çatışma koyuyor: feodalite - modernite çatışması. Başka bir deyişle; buna “Anadolu’daki feodalizm ile pozitivist cumhuriyetin çatışması” da diyebiliriz. Kısaca; feodalizm-pozitivizm çatışması.
İki yıl sonra…
Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına yönelik kanun, nasıl “din düşmanlığı” olarak çarpıtılıyorsa, iskan kanunu da “Kürtlere karşı ırkçılık” olarak çarpıtılıyor. İskan kanunu, ırkçı maddeler içermekle beraber, sadece Kürtleri hedef almıyordu. Balkan Savaşlarından gelen muhacirlerin ne olacağı, Kurtuluş Savaşı sonrası Anadolu’da kalan karışık ve sayılmamış bir nüfus gibi çeşitli belirsizlikleri hedef alıyordu. Hedef alınanlar arasında Kürtlerin öne çıktığı doğru ama Yörük aşiretleri de en az onlar kadar öne çıkıyor. Rumeli’den gelmiş veya gelecek olan muhacirlerin de aileler halinde toplu göç ettiği düşünülmüş ve bunlara da modern vatandaşlığa entegrasyon konusunda Kürtlerden veya Yörüklerden farklı bir muamele öngörülmemiş.
14 Haziran 1934, İskan Kanunu; işte o kanun, gerekçesi ile birlikte, TBMM tutanaklarında mevcut. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya imzasıyla:
ONUNCU MADDE — A: Kanun, aşirete tüzel kişilik tanımaz. Bu konuda, herhangi bir hükme, belgeye ve mahkeme kararına dayanıyor olsa dahi, tanınmış haklar kaldırılmıştır. Aşiret reisliği, beyliği, ağalığı ve şeyhliği ile bunların herhangi bir belgeye veya gelenek ve göreneğe dayanan her türlü örgütlenmeleri ve yapılanmaları kaldırılmıştır.
B: Bu kanunun yayımlanmasından önce herhangi bir hüküm, belge veya töre ve görenekle aşiretlerin tüzel kişiliklerine veya onlara atfen reis, bey, ağa ve şeyhlerine ait olarak tanınmış, kayıtlı veya kayıtsız tüm taşınmazlar Devlete geçer. Bu kanun hükümlerine ve Devletçe izlenen yöntemlere göre bu taşınmazlar; göçmenlere, mültecilere, göçebelere, göç ettirilenlere, topraksız veya az topraklı yerli çiftçilere dağıtılarak tapuya tescil edilir. Bu taşınmazların mülkiyeti, tapu sicillerindeki kayıtlara göre belirlenir. Tapu sicillerinde mülkiyete dair bir kayıt yoksa veya kayıtlar yalnızca kişiler adına olup da halk arasında bunların aşirete ait olduğu yaygın olarak biliniyorsa (şayi ise) ve aşiret bireyleri de bu taşınmazlardan başkasına sahip değilse; mülkiyet durumu, yapılacak inceleme (soruşturma) üzerine o yerin idare kurulu kararıyla çözüme kavuşturulur; valilerce onaylanan idare kurullarının bu kararı kesindir.
C: Bu kanunun yayımlanmasından önce aşiretlere reislik, beylik, ağalık, şeyhlik yapmış olanları, yapmak isteyenleri ve sınır boylarında oturmasında güvenlik ve asayiş bakımından sakınca bulunanları, aileleriyle birlikte uygun yerlere göç ettirip yerleştirmeye, Bakanlar Kurulu kararıyla İçişleri Bakanı yetkilidir.
Ç: Türk uyruklu (vatandaşı) olup da Türk kültürüne bağlı olmayan aşiret üyelerini dağınık olarak 2 numaralı bölgelere; Türk uyruklu ve Türk kültürüne bağlı göçebe aşiret üyelerini sağlık ve yaşama şartları elverişli yerlere göç ettirip yerleştirmeye; Türk uyruklu olmayan ve Türk kültürüne bağlı bulunmayan göçebe aşiret üyelerini ise gerektiğinde Türkiye dışına çıkarmaya İçişleri Bakanı yetkilidir.
ON BİRİNCİ MADDE — A: Anadili Türkçe olmayanların toplu halde yeniden köy ve mahalle, işçi ve zanaatkâr grubu kurması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir mesleği (sanatı) kendi soydaşlarının tekeline alacak (inhisar ettirecek) bir oluşum meydana getirmesi yasaktır.
B: Türk kültürüne bağlı olmayanlar veya Türk kültürüne bağlı olup da Türkçeden başka dil konuşanlar hakkında; kültürel, askeri, siyasi, toplumsal (sosyal) ve idari/güvenlik (inzibat) sebepleriyle Bakanlar Kurulu kararıyla İçişleri Bakanlığı gerekli görülen her türlü önlemi almak zorundadır. Toplu olmamak kaydıyla başka yerlere göç ettirmek ve vatandaşlıktan çıkarmak da bu önlemler kapsamındadır.
C: Kasaba ve şehirlerde yerleşen ecnebilerin toplam sayısı, belediye sınırları içindeki toplam nüfusun yüzde onunu geçemez ve bu kişiler ayrı mahalle kuramazlar.
Kanun, iddia edilen etnik temizlikten ziyade toprak reformu öngörüyor. Bu toprak reformu, birkaç sene sonra tekrar alevlenecek olan Dersim Olayları, bu olayların II. Dünya Savaşı’nın başlangıcına denk gelmesi ve kanlı biçimde bastırılması sonucu 1946’ya kalıyor. Bu sefer de muhalefette Adnan Menderes büyük çaba sarf edip izin vermiyor. Özetle, tüm “din düşmanı” ve “ırkçı” propagandasının arkasında toprak reformunun engellenmesi ve feodal yapıların günümüze ulaştırılması amacı yatıyor.
Kanunun tüm maddeleri okunduğunda, “Türk harsı” (Türk kültürü) ifadesine çok rastlanıyor. “Irkçılık” olarak yorumlanabilecek, sorunlu ve belirsiz bir ifade olarak kullanılmış. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, kendi konuşmalarında “Türk kültürü” ifadesini bir ulus kimliği yaratmak ve bunu Türkiye sınırları içinde yaymak anlamında kullanıyor. Ama kanunda ve kanunla ilgili tartışmalarda, bugün anladığımız, yorumladığımız, aklımıza gelen birçok şeyden alakasız bir anlamda da kullanılıyor. Örneğin; İskan Kanunu kapsamında tanımlanmış bir “arzu edilmeyenler” grubu var. Buna aslında casuslar, suçlular, konar göçerler vb. dahil. Ama arzu edilmeyenlerin nasıl belirlendiğine bakılırsa; Kürt, Türk, Çerkes, Arnavut, ne olursa olsun, herkes keyfi bir şekilde memleketten atılabiliyor. Mahkeme, birini Türkiye’den atacaksa veya Türkiye’ye sokmayacaksa, çok çeşitli bahaneler uydurabiliyor. “Millet olmak için Türkçe konuşmak gerektiği” meclis konuşmalarında vurgulanırken kanunda yer yer Türkçe konuşmanın da mahkemede yeterli olmayabileceği anlamı çıkıyor.
Modernleşmenin kullanma klavuzu yok. Yalnızca kanunlar ve icraatler değil, TBMM tutanakları okunduğunda görülür ki herkes kendince vatansever ama çoğu kişi “geri kafalı”. Sosyalist geçinenler bile buna dahil. Bu elbette günümüzden bakınca böyle görünüyor. Savaş, ekonomi, diplomasi, ideoloji değil de sosyal ve kültürel konular gündeme geldiğinde fark iyice belirginleşiyor. Örneğin; ta 1960’lara kadar, TBMM’de ne zaman kadın konusu açılsa eğitimin önemine vurgu yapılıyor. Ama amaç hep aynı; kadın okusun ki daha iyi anne, daha iyi eş olsun. Adeta üst model araba olacakmış gibi… Bunun partisi falan da yok ama birkaç istisnası var. İstisnalardan birinin Mustafa Kemal Atatürk olması da, onun pozitivizmi içselleştirdiğine işaret eder.
Daha önemlisi; istisnalar dışında Cumhuriyet, feodaliteyi tasfiye etmeye çalıştı ama elinde bir kullanma kılavuzu yoktu. Hala 1800’lerin ruhunu taşıyan kadrolarla modern bir cumhuriyet kurma girişimiydi. Dolayısı ile kullandığı yöntemlerin tamamen pozitivist yöntemler olduğunu düşünmek de naiflik olur. İskan kanununda görüldüğü gibi, kendi feodal zihniyetini de yeri geldiğinde çözüm olarak kullanmıştı. Nitekim, feodaliteyi tasfiye etme işinde de tamamen başarılı olamadı. En başta toprak reformu gibi önemli bir aşamayı tamamlayamadı.
Kapitalizm
Marxizm diyor ki “kapitalizmi başlatmak için bir kez ekonomi-dışı güç kullanılır, gerisi kapitalizmin kabakuvvet kullanmadan, ekonomik-akılcı yöntemlerle sömürüsüdür”. Elbette burada “akılcı” ile kastedilen şey kar maksimizasyonu. 1800’lerin homo economicus “akılcılığı”. Daha en başta, “akıl” ve “akılcılık” tanımında sorun var. Burada kastedilen “akılcılığa” manipülasyon, propaganda vb. dahil. Dolayısıyla, kapitalizmin bilimsellikten uzak, kendine has bir “kapitalist bilgisi” var. Aşırı spesifik koşullarda geçerli olan bu kapitalist akılcılık, gerçek yaşamın bütününde absürt kalıyor. Örneğin, modern bilimin “sürdürülebilir değil” dediği şey, kapitalizm dağarcığına “kısa-orta vadede yüksek kazanç” olarak tercüme olabiliyor. Maalesef.
Mesela, “serbest piyasa” olmadan kapitalizm düşünülebilir mi? Yargının tarikat tarafından ele geçirilmesi ekonomiye dahil mi mesela? Pazarlık usulü ihaleler, ekonomi-dışı sayılmaz mı? “Kentsel dönüşüm”, herkes için iktisadi bir süreç olarak mı işliyor mesela? İş bulmak için bir siyasi partiye veya bir cemaate üye olmanın neresi ekonomi? Marxizme göre “kapitalizm” tam olarak budur; anti-piyasa, nepotizm ve tekelcilik. Fetullahçıların her türlü ekonomi-dışı yola başvurmak sureti ile kırk yılda önce şirket şirket, sonra sektör sektör piyasayı ele geçirmeleri, Marxizme göre bir kapitalizm oyunu.
Ama Marx’ın iddia ettiği gibi, sömürüyü hukuki sözleşmelerle “görünmez” kılmak artık geçerli değil. 1800’lerde olabilir. Hatta 2000’lerde Fetullahçılığı normal görenler için de olabilir. Ama çoğu insan artık o kadar naif değil. Fabrikadaki işçi de, lisedeki öğrenci de, sokaktaki emekli de sömürünün ve zorbalığın gayet farkında. Distopya edebiyatı ta 1920’lerde popüler oldu. Gerçekte olan şey, sömürünün gizlenmesi veya görünmemesi değil artık. Asıl olay, bizzat yakından görüp deneyimleyip bunu hayatın bir gerçeği olarak kabullenmek durumunda kalmak. “İçselleştirmek” anlamında da değil. Seve seve veya zorla kabullenmek, bunun için hayatının belirli bir bölümünde kendi kendine çaba sarfetmek. Belki psikolojik bir süreçten, değişimden geçmek. Şimdi ise kabullenmek istemeyenlerin çoğaldığı bir dönemde yaşıyoruz. Umursamıyormuş gibi yapmak, kaçmak, kendini soyutlamak, böyle dertleri olmayanlarla zaman geçirmek veya gerçekten de artık umursamamak… Bunların hiçbiri bir “yanlış bilinç” durumu değil. Marx’ın bahsettiği gibi “kendi emeğine yabancılaşma” da değil. Kendine yabancılaşma, topluma yabancılaşma ve nihilizm. Marx haksız değildi ama olaylar gelişti… Marxizmin iktisadi analizlerinin arkasında, yüzyıllardır değişmeyen bir gerçek olduğunun herkes farkında. Nitekim aynı şey, Marxist devrimlerden sonra da değişmedi.
Marx’ın bahsettiği kapitalizm “feodal elitlerin yerini alacak olan sermaye sahipleri”. Aradan geçen ~200 yılda bu zaten gerçekleşti. Artık Türkiye’de bile ikinci, üçüncü, beşinci kuşak “sermaye sınıfı” var. Bunlar sadece ekonomi içinde faaliyet göstermiyorlar. Siyasette de etkililer ve soyadlarının toplum üzerinde bir nüfuzu var. Yalnızca Türkiye için düşünmeyelim. Tüm dünya için aynısı geçerli. Trump’ın devir-teslim töreni ile başlayan süreç, Epstein dosyalarının yayınlanması ile son buldu. Henüz bu Epstein meselesi tamamen çözülmüş değil. ABD Anayasası, dünyanın en güçlü ordusu tarafından korunuyor. Buna rağmen ortaya saçılan suç ortaklıkları, tarikat ilişkileri, ticari skandallar, akademi skandalları derken asıl gördüğümüz şey ABD Anayasası’nın da neredeyse bizimki kadar kolay aşındığı. Bir de Avrupa’da aristokrasinin “modern zamanlarda sembolik olduğu” yalanı var. Sembolik olmadığını Epstein dosyalarında bir kez daha anladık ama yalnızca o dosyalara bakmak gerekmez. Kral Charles ile Donald Trump’ın düzenli buluşmaları, Trump’ın bu süreçte İngiltere’nin seçilmiş başbakanını aşağılaması da hiçbir şeyin sembolik falan olmadığını gösterir. Yani, Orta Çağ’dan sandığınız kadar uzak değiliz zaten.
Küresel kapitalizm sonucunda Habermas’ın “yeniden feodalleşme” öngörüsü gerçekleşti. Zaten modern dünyadan önce de yalnızca hükümdarların ve aristokratların temas halinde olduğu bir dünya vardı. Kan bağı yerine çıkar ilişkisi ağır bastı sadece (bkz: Piç Feodalizm). Dolayısı ile benim bahsettiğim feodalite, bu yeni feodalite.
İktisadi sistemlerin fizik kanunu olmadığını, insan yapımı olduklarını biliyoruz. Yine de her oyunun kendi kuralları vardır. Ama artık bu sözde “kapitalizm oyununda”, kuralları kapitali olan belirlemiyor. Eğer sermayedar, belirli bir kimliğe, şebekeye bağlı değilse bir anda kapitali başkasına transfer ediliyor. Sermayedarın lehine, kapitalini elinde tutması için yazılmış kanunlar bile işe yaramıyor. Evet, biz fakirleri mülksüzleştiriyorlar. Ama bazı sermayedarlar da mülksüzleşiyor veya yurtsuzlaşıyor. Patrona kızıyoruz emeğimizi sömürüyor diye ama patron artık gülmüyor; “Ne zammı oğlum, şirket elden gidiyor” diyor. Bunlar düzenli olarak yaşanırken “bir kereye mahsus” diyemeyiz. O “bir kereye mahsus” işi, kuşakları kapsamalıydı. Her kuşakta yeniden olacaksa; böyle bir ortamda ekonomik rasyonaliteden bahsedemeyiz.
Bu yüzden “feodalizm-kapitalizm” ayrımı yapmak ve kapitalizmi modernleşme ile eş anlamlı tutmak yerine, Weber’in yaptığı “akılcı kapitalizm” ve “politik kapitalizm” ayrımına benzer, kapitalizmin kendi içinde bir ayrım yapmalıyız. Modernleşmeyi pozitivizm ile eş anlamlı kılmalıyız ki gerçekten de tek başına akılcı kapitalizm değil, sosyalizm başta olmak üzere farklı pozitivist yorumların da modernleşmede payı var. Ama tüm bunların karşısında liyakatin, bilimin ve aklın, sırf bir güce biat edilmediği için çöpe atıldığı bir düzen de var. Buna hala “kapitalizm” demek, sanki onu kabullenmemize yardımcı bir şeymiş gibi oluyor. Akılcı hiçbir tarafı olmayan bir ekonomik rejimde, sanki çok hassas bir düzen işliyormuş gibi yapmayı anlamsız buluyorum. Weber’in “politik kapitalizm” kavramı yerine, doğrudan “feodalizm” demeyi önermemin sebebi bu.
Artık “kapitalizm bizi mecbur bırakıyor, gönüllüyüz” edilgenliğinden kurtulmak gerek. Benim konum, kuralları delik deşik olmuş bu oyunu düzeltmek değil. O, sanırım ekonomistlerin işi. Benim esas konum; içinde yaşadığımız bu yeni feodalitenin, yani şiddetin, zorbalığın ve nepotizmin, büyük çaba sarf edilen modernleşme projesi içinde nasıl bu kadar iyi saklanabildiği.
Pozitivist Hegemonya
Pozitivist hegemonyayı tarihte en iyi (biraz Avrupa-merkezci olsa da) analiz edenlerden biri meşhur Michel Foucault. Modern kurumların, kalabalık bir toplumu nasıl kontrol ettiğini, bunların tarihsel gelişimini ve modern iktidarın kuruluşunu adım adım incelediği için meşhur. Bu, yalnızca “modernleşmenin eleştirisi” veya anti-tezi olarak düşünülemez. Modernleşmeyi bilmek, süreci takip etmek de modernleşmenin bir parçası. Modernleşme, veya pozitivist hegemonya, Foucault’nun yapıbozumu ile yok olmaz. Bilinir, görünür, anlaşılır hale gelir. Postmodernizm, sanki Marxizmin ve pozitivizmin yok oluşuymuş veya modernleşmenin sonuymuş gibi algılanıyor. Alakası yok. Hala pozitivist hegemonya içinde yaşıyoruz. Aşağı yukarı Auguste Comte’un öngördüğü şekilde yaşıyoruz. Eğer pozitivist hegemonya olmasaydı, o zaman pozitivizmin araçsallaşmasının da bir anlamı olmazdı.
Daha önce Zygmunt Bauman üzerinden “pozitivizmin araçsallaşması” konusuna değinmiştim. Bu sefer Fethullahçılardan örnek verelim: Kendilerini topluma modernleşmenin öncüsü, modern İslam’ın mucidi gibi yansıtmalarının hiçbir gerçeklik payı yoktu. Postkemalistlerin, ta Tanzimat’a, hatta onun bile öncesine kadar götürüp “özümüz” dedikleri, on yıllarca ballandıra ballandıra anlattıkları ama birden bire son 10 yılına burun kıvırdıkları tarikat, pozitivizmi araçsallaştırma konusunda her türlü ustalığı sergiledi. Fetullahçı eğitimcilerin, doktorların, bankacıların, sporcuların, girişimcilerin, sanatçıların, askerlerin, bilim insanlarının ve daha nice pozitivizme kariyer borçlu olanların, bunu geri plana atıp bir sümüklü imamı hayatlarının merkezine koyduklarına tanık olduk. Önce kendilerine, kendi mesleklerine ihanet ettiler. Sonra, gizli gizli terli atlet koklarken topluma “ilim, irfan” pazarlamış, takiyyeyi bir yaşam tarzı yapmışlardı. Mesela Menzil tarikatında şimdilik böyle bir “ilim, irfan düşkünlüğü”, “modern İslam” propagandası pek görünmüyor. Sebebi, Fetullahçıların kötü mirası olsa gerek.
Neyse ki pozitivizmin araçsallaşmasının sınırları var. Bu sınırlar, yine pozitivizmin kendi akılcılığı ve ilkeselliği (Bauman’a göre kolayca aşılan sınırlar). Ama Fetullahçuların hedeflediği gibi (veya Nazilerin Üçüncü İmparatorluk fantazisi gibi) bir firavun haline gelmek, tanrısallaşmak, mutlak güce sahip olmak için pozitivist hegemonyanın tamamen ortadan kalkması gerekir. Feodalleşme, yeni bir feodalite onlar için daha uygun olacaktır.
Yerel örnekler bir yana, küresel pozitivist hegemonyanın insanlığı ne kadar güçlü kıldığını biliyoruz. Belki çoğu zaman basit bir gripten ölmediğimiz için bilime borçlu hissetmiyoruz ama içten içe biliyoruz. Hakkımızı ararken hatırlıyoruz. Kendi gücümüzün buradan geldiğinin farkındayız. Ama bir bedeli var. Modernleşme ve aydınlanma adına insanlar büyük fedakarlıklar yapıyor.
Tarikatların iyi yanları çok konuşuldu, anlatıldı: Devletin yetersiz kaldığı yerlerde bir “kurumsal” yapı sunması, bazı hizmetleri üstlenmesi, cemaat içinde dayanışma ve yardımlaşma, insanların aidiyet ve güvenlik ihtiyaçlarını tatmin etmesi… Ama bunun karşısında (edebiyatta da yaygın olarak) modernleşme için yapılan fedakarlıklar ya bir trajedi ya da bir zorbalık gibi anlatılıyor. Tek gerçek bu değil.
Tekkeler kapandığı zaman kimi tarikatların dağıldığından, kimi mürit ve şeyhlerin de yeni sisteme entegre olduğundan Wilson’un makalesinde bahsetmiştim. O dönemde Milli Mücadele’den uzak durmuş olan tarikatını terk edip yeni kurulacak cumhuriyetin tarafına geçenler hiç olmadı mı sanılıyor? Daha yakın tarihlere gelelim; “türbanlı bacılarımızı okullara almadılar” deniliyor ama okumak için babalarıyla çatışan kızlardan neden o kadar bahsedilmiyor? Ya şimdilerde torpil yapmadı, yalakalık etmedi, hak yemedi diye işsiz kalan insanlar? Bazıları intihar ediyor, kalanı mücadeleye devam… Mesela, yedi sülalesini zengin etmedi diye enayi yerine konulan devlet adamlarına ne diyelim? Atanmayan öğretmenler veya dayak yemesine rağmen işine devam eden doktorlar… Şehit öğretmenler… Hayat akıp giderken milyonlarca insan, hayatlarındaki ballı kaymaklı sımsıcak feodaliteden, modernleşme projesi için fedakarlıklar yapmaya devam ediyor.

